Pakistan ve Tü...
 
Bildirimler
Hepsini Temizle

Pakistan ve Türkiye Dostluğu  

  RSS
CozumPark
(@cozumpark)
Onursal Üye Yönetici

Pakistan ve Türkiye her zaman yakın ilişkiler içinde bulunmuşlardır,

Bu konu ile ilgili bir yazı buldum ve sizinle paylaşmak istedim ..

Yirminci yüzyılın başlarında bütün insanlığın büyük bir cihan
savaşının galiplerine boyun eğdiği ve bir yazarımızın deyişiyle tüm
dünyanın bir Roma sirkini andırdığı sırada ortaya çıkan iki istiklâl
mücadelesinin birbirini etkilediği ve aradaki muazzam mesafeye rağmen
adeta iç içe girdiği görülür. Bunlardan birincisi Mustafa Kemal’in
önderliğinde Türklerin, ikincisi de Hindistan Müslümanlarının
başlattıkları mücadeledir.

Dili, dini, etnik yapısı ve kültürüyle bugün olduğu gibi tarihin her
döneminde kendine has özellikler taşıyan Hindistan’ın Türkler ile olan
ilgisini milâttan önce birinci bine kadar götürmek mümkündür. Ancak
daha milâdın başlarından itibaren bu ilgi, yerini askerî ve idarî
güçleri yanında Hint kültüründen ayrı olarak kendi kültür varlıklarını
muhafaza eden çeşitli Türk zümrelerinin faaliyetlerine terk edecektir.
Yakın geçmişte bir bütün halinde Hindistan Müslümanları olarak anılan,
ama günümüzde Pakistan ve Bangladeş devletlerinin ahalisini teşkil
edecek şekilde teşkilatlananlar haricinde yine de Hindistan’da önemli
bir grubu meydana getiren kitleler, tamamen bu Türk faaliyetlerinin bir
neticesi olarak ortaya çıkmışlardır.

İlk defa Araplar vasıtasıyla Hindistan’a ulaşan İslâm yayılışı, 711
yılından itibaren büyük ölçüde gelişme imkanı bulmasına rağmen bölge
kültüründe fazla bir tesir bırakmadan sona erecektir. Ancak onbirinci
yüzyılın başlarımda Gazneli Mahmud’un akınları sayesinde, Türkler
eliyle tekrar hızla yayılmaya başlayan İslâmiyet; bugünkü Hindistan’ın
demografik yapısını daha o zamanlar değiştirip, yeniden şekillenmeye
zorladığı gibi aynı bölgede temasa geçtiği bütün kültürleri yutan
Hinduizmi de bu defa Türk kültürü karşısında aciz kalmaya mahkûm
edecektir. Dolayısıyla günümüz Hindistan tarihçilerinden Muhammed
Habib’in de gayet yerinde işaret ettiği şekilde bu ülkenin tarihinde
hiç bir olay, İslâmiyet’in Türkler eliyle yayılışı kadar önemli bir
yere sahip değildir.

Gaznelilerden hemen sonra tam bir Türk hakimiyeti şekline dönüşecek
olan Hindistan’daki İslâm hakimiyeti aynı dönemde Anadolu’da meydana
gelen gelişmelerle de tam bir benzerlik gösterir. Nitekim,
Türkistan’daki iktidarlarını kaybedip, barınacakları yeni bir yer
aradıkları sırada, onüçüncü yüzyılın başlarında Anadolu’da Selçuklular,
Hindistan’da ise Delhi Türk Sultanları eliyle birer hakimiyet tesis
eden Türkler, onaltıncı yüzyılın ortalarında her iki bölgede de
hakimiyet, kültür ve medeniyet bakımından zirveye ulaşmışlardır. Bu
dönemde Türkler, ellerinde bulundurdukları Türkistan, Hindistan,
Ortadoğu ve Balkanlar gibi üç önemli bölgeden eski dünya denilen Asya,
Avrupa ve Afrika’yı büyük ölçüde kontrol edebilmekteydiler. Ama
onaltıncı yüzyılda Batı’da denizlerde gelişen Hindistan’a ulaşma ve
hakim olma yarışı, onyedinci yüzyılın ortalarından itibaren karadan da
Rusların katılmasıyla tam manasıyla Türklüğü kuşatma harekâtına
dönüşecektir. Avrupalının başlangıçta yeni ülkeler ve zenginlik
kaynaklarına ulaşma ve bunlara el koyma şeklinde geliştirip, zamanla
Hıristiyanlığı cihana hakim kılma tutkusuna dönüştürdüğü bu yayılma
neticesinde Türklük hakim olduğu her üç bölgede de büyük badirelere
sürüklenmekten kurtulamayacaktır.

Onsekizinci yüzyılın başlarından itibaren Türkistan’da Ruslar,
Ortadoğu ve Balkanlar’da diğer Avrupalılarla birlikte yine Ruslar,
Hindistan’da büyük ölçüde İngilizler vasıtasıyla Türk hakimeyetlerine
yöneltilen taarruzlar kısa sürede etkisini göstermeye başladı. Daha çok
çevreden merkeze doğru gelişen bu saldırılarla, 1707’de Alemgir’in
ölümünü müteakip Hindistan’da gerilemeye başlayan Türk varlığı, 1718’de
imzalanan Pasarofça Antlaşması’yla da Ortadoğu’da çöküşe doğru ilk
adımı atacaktır. Bu yüzyılın sonlarına gelindiğinde Hindistan’daki
Mysore devletinin Müslüman hükümdarı Tipu Sultan’ın düşüşünü daha
sonra, 1847’de meydana gelen Navarin deniz muharebesiyle karşılaştıran
Muhamnmed İkbal’in “Tipu’nun kabrini ziyaret edenler, onun düşüşü
hakkında tarihçilerin yazdıkları ve kabrinin duvarına kazınmış olan şu
mucizevî sözleri okurlar: Hind’in (Hindistan Müslümanları) şanı da
gitti, Rum’un (Türkiye’nin) şanı da” şeklindeki tesbitine katılmamak
mümkün değildir. Hind Müslümanlarını “Millet-i Hakime” oldukları ülkede
ikinci sınıf vatandaşlığa iterken , bu tarihten yaklaşık yirmibeş sene
sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun, dolayısıyla batı Türklüğünün de can
düşmanı haline gelecektir.

İngiltere’nin bu şekilde, dünyada İslâm’ı esaret zincirine alma
tertibinin baş aktörü haline gelmesi, başta Cemâleddîn Efganî olmak
üzere bir kısım İslâm düşünürünün İslâm ittihadı fikrini savunmalarına
sebep oldu. Hindistan Müslümanlarınca büyük bir hüsn-ü kabul gören bu
fikirler II. Abdülhamid’in hilâfet kurumuna işlerlik kazandırması ve
“İslamcılığı” milletlerarası siyaset sahasında etkili bir hale
getirmesi ile daha da bir canlılık kazanmıştır. Bu durum İslâm
ülkelerini sömüren diğer ülkeler gibi İngiltere’yi de endişelendirecek,
hatta bir kısım İngiliz yönetici İslamcı siyaseti kendilerinin takip
etmeleri gerektiğini dahi savunmaya başlayacaklardır.

II. Abdülhamid’in siyaseti Hindistan Müslümanlarını heycanlandırmış
ilk etkisini de 1906’da Akabe meselesinde göstermiştir. Bunun üzerine
Hinduların İslâm düşmanlığını sokağa dökmelerine fırsat veren
İngiltere’nin, ayrıca Hindistan Müslümanlarını parçalamaya yönelik bir
politika geliştirmesi, Hindu ve İngilizler arasında kaldıklarını
anlayan İslamların teşkilatlanmasına zemin hazırladı. Ama Hindistan
Müslümanları aynı zamanda manen bağlı bulundukları Osmanlı Devleti ile
madden bağlı oldukları İngiltere arasında da kaldıklarını gördüler.
Ortaya çıkan bu durum İngilizlerin işine yaramış ve Hindistan
Müslümanları istemeyerek de olsa kendi hükümetlerine bağlı olduklarını
göstermek ihtiyacını hissetmişlerdir. Bu da İslamcılık cereyanının
etkisini azaltmakta gecikmedi. Abdülhamid’in politikasını yalnız bu
sahada devam ettiren İttihatçılar, bir yandan teşkilatlanma safhasında
olan Hint Müslümanlarının istiklâl mücadelelerine örnek teşkil
ederlerken öte yandan da Trablusgarb ve Balkan savaşlarında siyasî
alanda bunların çok büyük desteğini gördüler.

Enver Paşa’nın gayretiyle 23 Şubat 1914’ten sonra Hindistan
Müslümanlarına Teşkilat-ı Mahsûsa el attı ve onların topyekûn
isyanlarını teşkilâtlandırmaya başladı. Bilhassa Balkan savaşlarından
çok etkilenen Hindistan Müslümanları, 22 - 23 Mart 1913’de Lucknow’daki
kongrelerinde başkan Muhamhmed Şafî’nin ağzından bu savaşları bir haçlı
taasubu ve taarruzu olarak değerlendirip, sözde medeni Avrupa’nın
Müslüman Türkleri kadın, çoluk-çocuk demeden mezalime tâbi tutmalarını
nefretle kınayacaklardır.

Şafî’nin konuşması dikkatle incelendiğinde Hindistan Müslümanlarının
Türk istiklâl mücadelesine bakış açılarının daha o zaman netleşmeye
başladığı görülür. Aynı zamanda İslâm liderleri, ilk defa Balkan
faciası sebebiyle giriştikleri faaliyetlerde Türkiye’nin kaybının
gerçek medeniyetin kaybı olarak gören Hinduların da desteğini sağlamış
bulunuyorlardı. Bu ittifak 1930’lara kadar devam edecektir.

Bu gelişmeler İngiltere’yi harekete geçirmekle kalmadı, onu dış
siyasetini Müslüman tebasının isteklerine göre çizemeyeceğini
açıklamaya sevk etti. Dolayısıyla I. Cihan Savaşı’nın ufukta göründüğü
bir sırada tekrar Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında kaldıklarını
ve bu sefer tamamen ezileceklerini anlayan Hindistan Müslümanları
çıkacak bir savaşta Osmanlı’nın tarafsız kalması için harekete
geçtiler. Başlangıçta ilan edilen tarafsızlık büyük bir memnuniyetle
karşılandı. Fakat Almanların safında savaşa girilerek “cihâd” ilân
edilmesi ile birlikte Hindistan Müslümanlarının korktukları başlarına
geldi.

Hindistan’da genel bir Müslüman ayaklanmasına karşı sıkı güvenlik
tedbirleri almasına rağmen aynı zamanda büyük bir propagandaya da
girişen İngiltere, savaş sonunda Türkiye’ye anlayışlı davranılacağını
ve mukaddes topraklar başta olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nu
paylaşılmasına müsaade etmeyeceklerini taahhüt etti. Dolayısıyla Türk
İstiklâl Savaşı sırasında Hindistan Müslümanları hep bu vaadlerin
yerine getirilmesini İngiliz yöneticilerden isteyeceklerdir. Ancak
Kureyeş soyundan Şerif Hüseyin’in de Türklere isyan etmesi Hindistan
Müslümanlarının zihninde bir takım soruların uyanmasına sebep oldu.
Biraz da yapılan bu propagandanın tesiri ile Çanakkale muharebelerini
Halife Padişahı, dinsiz İttihatçılardan kurtarma harekâtı olarak gören
Hindistan Müslümanlarına karşılık Teşkilât-ı Mahsûsa’nın planlayıp
uygulamaya koyduğu “İpekli Mektuplar Komplosu” büyük bir taraftar
topladı. Bu konudaki çalışmalar Konya’daki esir kamplarında bizzat
Halil Paşa tarafından yürütüldü ve başarılı da olundur.

Esasen, Maliye Bakanı Lloyda George’un İmparatorunu Hz. Muhammed’e
benzetmesi gibi İngilizlerin yaptığı bir takım hatalar da Türklere
yardımcı olmuştur. Burada dikkate değer bir nokta var ki, o da,
Anadolu’daki Türk istiklâl mücadelesinin ortaya çıkmasında menfî yönde
oynadıkları rollerle önemli bir yere sahip olan Lloyd George ile Lord
Curzon’un Hind Müslümanlarının istiklâl mücadelesinde de aynı rolleri
ifa ederek yer almış olmalarıdır.

I. Cihan Savaşı’nın sonunda İngiltere’nin gerçek niyetinin
anlaşılması ile ortaya çıkan Türk millî harekâtının başlangıçtaki
karakteri Hindistan Müslümanlarını Türk istiklâl mücadelesinde hem
madden, hem de manen tam bir taraf haline getirmekte gecikmeyecektir.
Bu hususa işaret eden Sir Theodore Morrison, Hindistan Müslümanlarının
bütün Müslüman milletlere ilgi duyduklarını belirttikten sonra “fakat
bu duygu Türklere karşı özel bir boyut kazanmaktadır. Çünkü Türkiye ve
en büyük İslâm ülkesidir. Yegâne müstakil İslâm devletidir. Tarih
boyunca İslâm aleminin başı ve kılıcı olmuştur.” Demektedir.

Prof. Dr. S. Anwarul Haquc Haqqi da, “Türkiye’nin Hint halkının
gözünde değer ve sevgi yüklü özel bir yeri vardır ve bu özellikle
Hindistan’daki Türk yönetiminin etkisi ve bıraktığı mirastan ileri
geliyordu” derken, Morrison’un görüşüne daha da bir derinlik
kazandırmakta ve Hindistan Müslümanlarının Türk istiklâl mücadelesine
bakış açılarının temellerini göstermektedir. Esasen Galyur anıtında da
görüleceği gibi daha VI. yüzyılda Hintlilerin hafızasında “eşsiz
kahramanlığa sahip ve her yere hükmedebilen adil kimseler” olarak yer
eden Türk imajı, bütün istiklâl savaşı boyunca aynı zamanda bir kültür,
medeniyet ve ayrı bir kimliğe sahip olma şuuru olarak da telakkî
edilecektir. Hindistan Müslümanlarındaki bu duyguyu Avrupa’daki
vatanseverlikle kıyaslayan Morrison’a göre yenilgiyle Türk’e bağlılık
daha da perçinlenmiştir. Haliyle Müslümanlar, son müstakil İslâm
devleti olan Osmanlı Türklüğü’nün tarih sahnesinden çekilmesinin
İslâmın olanca kültürü ve medeniyeti ile dünyadan silinmesine sebep
olacağına inanmaktadırlar. Mustafa Kemal da, 26 Şubat 1921 ‘de
Philadelphia-Public Ledger muhabiri Clarance K. Steit’e verdiği cevapta
“Türk milletinin mevcudiyeti ve kudreti sultanlık ve hilâfetin gerçek
istinadgâhıdır” diyerek bu hususa işaret etmekteydi.

Bütün bunlar Hint Müslümanların! “İngiltere’nin Osmanlı ile şerefli
bir anlaşma yapması ve onu büyük bir dünya devleti olarak tanıması
gerekir. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in başlattığı Türk istiklâl
mücadelesi bunu sağlamaya çalışmaktadır. İngiltere böyle bir tavır
içerisine girmezse, zorlanmalıdır” şeklinde düşünmeye şevketti. Bu
bakış açısı Büyük Millet Meclisi’nin açılışında söz konusu edilen
“Hakimiyet bilâkayd-u şart milletindir” sözündeki millet kavramının
asla manasıyla değerlendirilmesi ve Mustafa Kemal’in açılış
konuşmasında meclisin “Ruh-ı Mazlûm-ı İslâm”ı temsil ettiğini
açıklaması ile daha da bir anlam kazanmıştır. Bunun yanında Ankara
hükümeti bilhassa Hindistan Müslümanlarına hitaben yayınladığı broşür
ve beyannamelerde Ermeni ve Yunan’ın Müslümanları düçâr bıraktıkları
mezalimde bahisle Türk’ün davasının “sekizyüz milyon İslâmın Kıble-ı
uhuvvetini başında tutan bir ümidin istiklâl mücadelesi” olduğunu
kaydediyordu.

İstanbul’un işgali üzerine, Heyet-i Temsiliye adına İslâm alemine
seslenen Mustafa Kemal Paşa, söz konusu tecavüzün Osmanlı saltanatından
ziyade, hilâfet makamına, hatta bu makamdan hürriyet ve istiklâllerinin
yegâne istinadgâhını gören bütün İslâm alemine yönelik olduğunu
bilhassa vurgulayacaktır. Kuvay-ı Milliye, “bu son Ehl-i Salip
muhacematına karşı davasında İslâm milletlerinin desteğinden emindir,
demekteydi. Yine Mustafa Kemal’in, 9 Mayıs 1929’de yayınlattığı
“Öğrendik ki, Mısır’da ve Hint’te olduğu gibi İslâmın başını İslâm’ın
eliyle ezenler, bizi halifeye asî ve günahkâr bir zümre olarak tanıtmak
istiyorlar.

İngiltere’de harekete geçen Hindistan asıllı Müslümanlar, İslam
cemiyeti aracılığıyla 5 Ocak 1921’de Lloyd George’a verdikleri
muhtırada Türkiye’yi İtilâf Devletlerinin savaşa sürdüğünü iddia
edecekler ve Türklerin savaş öncesi statükosunun korunmasını
isteyeceklerdir. Dolayısıyla Hindistan Müslümanlarına göre Yunanlı
vasıtasıyla Türklere haçlı seferi açan İngiltere, dünyadaki en
intikamcı ve kan dökücü ruhları tatmin edecek bir yola girmemelidir.
Zira, bu muhtırada Hindistan Müslümanları “Türkler için kalplerimiz kan
ağlıyor. İngiltere savaş sırasında bize vaadettiklerini şimdi
gerçekleştirmelidir. Londra, Türk meselesinin bir İslâm meselesi
olduğunu hiç bir zaman unutmamalıdır. Padişahları halifedir.
Yüzyıllardır İslâmın gururu onların elindeydi, bu şeref için şehit
verdiler. Şimdi de Anadolu’da yaşlı-genç, kadın-erkek demeden aynı
mücadeleye hazırlanmaktadırlar.” diye haykırıyorlardı. Ayrıca Türklerle
yapılacak barış tatminkâr olmazsa İngiltere’nin Müslüman tebasından
sadakat beklememesi gerektiği ve esasen bu tebanın hilâfet için,
Türklük için silahlı mücadele de dahil ellerinden geleni yapacaklarını
açıklıyorlardı. Buna ek olarak, Batılıların son aylarda giriştikleri
bütün hareketler de, haçlı faaliyetleri olarak niteleniyordu. Bütün
bunların yanında artık Hindistan’a Daru’1-harb ilân ediliyordu ve bu
topraklardan göç edilerek Anadolu’da toplanıp, en etkili mücadeleyi
orada vermek üzere harekete geçen gruplar bile oldu. Bunlardan Abbas
Han gibi Ankara’ya ulaşanlardan büyük ölçüde istifade edilecektir.

Yunanlıların Anadolu’daki başarısızlıkları 16 Haziran 1921’de
Hindistan Müslümanlarını İngiltere’nin işe bulaşacağı korkusuna sevk
eder. Buna karşı da İngiltere’nin Mustafa Kemal’e çekeceği kılıcın
bütün İslâm alemine çekilmiş kabul edileceği ve Hindistan İmparatorluğu
mezarının kazılmış olacağı bir kere daha hatırlatılır. Bu vesile ile
Mustafa Kemal’e de Mücahid-i İslâm, Seyfü’l İslâm , daha sonra da
Mücahid-i İslâmiyet Şampiyonu, Çağdaş İslâm Dünyasındaki En Büyük
Müslüman gibi unvanlar verilir.

Aslında M. Kemal bütün bu unvanları haketmiştir. Zira o, eşine az
rastlanır bir gerçekliği, dinamik bir kişilikte birleştirerek Hindistan
aydınlarının hayal gücünü alevlendirmiş, Hintlilerin politik toplumsal
ve dinî bakış açılarını değiştirmiştir.48 Öyleki, bütün aleyhdeki
propagandalara rağmen Türkiye, Hindistan’ın özellikle Müslüman toplumu
için karanlıkta parlayan bir yıldız olmuş, bu ülkede hiçbir yabancı
devlet adamı ya da halka mal olmuş kişi, Gazi Mustafa Kemal Paşa kadar
değişik yerlerden ve onun kadar çök övgüye mazhar olmamıştır

Baştan bu yana gösterilmeye çalışıldığı üzere sosyal, politik ve
ideolojik görünüşlerindeki zıtlığa rağmen Hindistan’daki grupların
hemen hemen tümü Türk davasına destek verirken dinî ve siyasî iki büyük
akım da, yani İslâmlar ve Hindular belki ilk defa kısa süreli de olsa
bir hususta birleşeceklerdir. Türkiye’de bugün bazı Hintli liderlerin
bir takım isteklerinin hilâfetin lağvedilmesine yol açtığı şeklindeki
iddiaları çok fazla abartılmış görüşler olarak değerlendirmek gerekir.
Zaten Mustafa Kemal de, bu istekleri Türkiye’nin içişlerine haksız bir
karışma ve iki camia arasındaki mevcut dostluğu bozmaya yönelik bir
İngiliz entrikası olarak gördü. Bu gün o girişim, Hintli Müslümanların
Türkiye’nin İslâm dünyasındaki manevi önderliğinin sürmesini istemeleri
çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Sonuç olarak Hindistan Müslümanlarının Türk İstiklâl mücadelesine
bakış açılarının odak noktasını İslamiyet’in teşkil ettiği
söylenebilir. Ama onları esas harekete geçiren husus, bu ülkede
geçmişteki Türk varlığından tevarüs edilen değerleri Anadolu’da gelişen
Türk istiklâl mücadelesinin tahrik etmesiyle başlayan uyanıştır. Bu
uyanışla tarihten gelen birikim, halihazırda ülkeyi kontrol eden
İngiliz varlığı ve temsil ettiği değerlere karşı bir tepkinin ifadesi
olarak tezahür etmiştir. Baştan beri benzer tarihi süreci yaşayan bu
iki toplumdan birisi olan Anadolu Türklüğü tarihi gerçeklerine uygun
millî bir kimliğe kavuşurken farklı bir yapılanma içerisinde
bulunmasına rağmen Hindistan Müslümanları da böyle bir kimliğe ulaşma
yolunda önemli adımlar atacaklardır.

Prof. Dr. Salim Cöhce ,İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü

http://www.biyotarih.com/?p=235

 

Alıntı
Gönderildi : 08/03/2008 12:08
Eser SOLMAZ
(@esersolmaz)
Kıdemli Üye Yönetici

Onur Merhaba;

seni burda görmek ne güzel...

İki ülkeninde piyade tüfegi olarak G3 kullandıgını hatırlatmak isterim... Natoya ragmen..

CevapAlıntı
Gönderildi : 08/03/2008 14:12
CozumPark
(@cozumpark)
Onursal Üye Yönetici

Bundan sonra hep burdayız hocam, Selamlar 🙂

CevapAlıntı
Gönderildi : 17/03/2008 14:02
Eser SOLMAZ
(@esersolmaz)
Kıdemli Üye Yönetici

A.S

CevapAlıntı
Gönderildi : 17/03/2008 14:04
Paylaş: